kuran

 Kur'an'da;

Hz. Peygamberi tanımak; onu kabullenmek, yakınlık hissetmek, örnek almak ve sevmek için vazgeçilmez bir esastır. Tanımadan ne iman etmek, ne sevmek ne de örneklemek söz konusu olamaz. Tebliğin baş köşesine seçtiğimiz kelam-ı ilahî de bunu açıkça ifade etmekte ve inkâr edenlere, peygamberlerini tanımadıkları için mi onu reddettiklerini sormaktadır. Sadece tanımak yeterli bir öğe değildir. Asıl ve önemli olan yeterli ve doğru tanımaktır. Amaç; Hz, Peygamberin, beşer üstü niteliğini değil, beşeri kimliğini bilmek ve tanımaktır. Beşer üstü niteliği, yani nebevî kimliği, imanla sorumlu olduğumuz alanla ilgili olup, bilgi sınırlarımız ve kavrayışımızın dışında, sadece peygamberlerin müşahede ettiği, örneklemekten söz etmenin bile anlamsız olduğu hususî ve çok özel bir tecrübedir. Beşerî kimliği ise, kavramak, öğrenmek ve örnek almak zorunda olduğumuz, ilahi vahyin somutlaştığı formattır. Hz. Peygamberi tanımak, doğru anlamak ve özellikle örneklenmesi için dikkat edilmesi gereken hususlardan biri belki de ilki İslâm'ın ulusal bir din, elçisinin de ulus peygamber olmadığıdır. Evrensel değerleri ihtiva eden mesajları olan bu din, merkeze yerleştirdiği "insan" anlayışı ile mahallî ve millî motifleri sevgi ile kucaklayarak, farklılaşan pratikleri, aynı özden kaynaklanan değerler manzumesinin tabii bir sonucu ve farklı bir formatı olarak görür ve kültürel zenginliğin gelişmesine imkân sağlar. Bu sebepledir ki, aynı evrensel değerlerin ortaya çıkardığı farklı formatlar zıtlaşmayı değil yakınlığı doğurur. Hz. Peygamberi tanır ve örneklerken yöresel ve kültürel motiflerin dinî olandan ayırt edilmesinde belki de en önemli yardımı, Kitap-Sünnet bütünlüğünü gözden kaçırmadan, sünnetin her zaman üç boyutlu, yani; fiilî, kavlî, takrirî, olarak algılanması sağlayacaktır.